Kalbin Nefse Nidası

Bin yıllık hayatım olsa dahi neye yarar ki içrem bir yıllık hayatıma dahil olmamış ise? Külli nastan kuvvetli olsamda ne olur ki biçare olanlara bir kere nâsır olmadıktan sonra? Külli dünyadaki allamelerin allamesi olsam dahi neye yarar ilmimi nâsa saçmadıkça? Şu kâinatta arifan arifi olsam dahi neye yarar ayağımı Kur’an u Sünnete sabit kılmayınca?

Binlerce yetenek ve becerim olsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i tanımadıkça hangi becerim, hangi yeteneğim olursa olsun hiçbiri nefsimi felaha erdirmeyecek şu kâinatta. Her an bir diken fevkinde olacağım. Her an içrem şeytanlaşmakta olacak. Her an nefsimin esiri şeytanın veziri mi olmak istiyorum? Şu “Küçük dağları ben yarattım.” edası da nedir? Muazzam ve muntazam cemaldeki şu alemin bir tozunun zerresi dahi olmayan nefsim, ne istiyorsun ki ola şu alemde senin menfaatine! Şehvetin açlığında bir doyum olmadan mı yürümek istiyorsun hayat içresinde kıyametine yoksa mülkiyet hırsı ile hiçbir şeye malik olamasan da külli mülkiyeti elde etmek çün mü yürüyorsun? Nedir dilediğin Allahu Teala’nın yarattığı muazzam ve muntazam cemaldeki bir vücuddan? Kudretlilerin en kudretlisi ve zi-cemallerin en muazzam sahib-i cemali duanı kabul edecekken, şu Allahu zü’l-cemali ve’l-ikram hazretlerinden dilemeyişin, yalvarmayışın da nedir, ey nefsim! Haydi gel, gel dua dua, salat salat yalvar Allahu Teala’ya! Ne utanmak var bize, ne darılıp dönmek ne de ne kadar zillete ve zulmete dûçar olsak da vazgeçmek. Eğer biz birlikte olursak Allahu Teala’ya her ne olursa olsun dua edersek Allahu Teala’da bize kudretini bahşeder. Ne kimseler şeyatinin esiri oldu kâinatta. Lâkin bir kimse ki duaya devam etse daim yek Allahu Teala’ya, Allahu Teala’dan gayrı o kimseyi muhafaza edecek var mı ki şu kainatta? Allahu teala’nın sebilinde olduktan sonra yürüse herhangi bir yolda bi-iznillah ilga olunur yolundaki külli mani bir anda. Azimle ki devam etse Allahu Teala’nın rızası çün yolunda bi-iznillah vasıl olur muradına. Allahu Teala hayr olan muradlarımızı makbul, şer olan muradlarımızı gayr-i makbul kıla.

Fi-emanillah ve selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu!

Ka’be-yi Ali

Var mı ki şu cihanda Mekke’nin eşi,

Rasulullah’ın en sevdiği şehrin benzeri?

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sesleri,

Dolduruyor adeta yeri ve gökleri.

Sütunlar arasından nasıl da güzel yeri!

Şu cihanda var mı ki eşi ve benzeri?

Nereden baksam adeta ilahi bir ezgi,

Her bir adımda kaplıyor aciz cesedimi.

Döndükçe mest oluyorum semazenler gibi.

Yaklaştıkça yükseliyorum göklere sanki.

Yaklaştıkça hissediyorum zerratımdaki tekbiri.

Anlıyorum ki tekbirler kainatın zikirleri.

Ve zikir zikir kainat ile birleşiyorum sanki.

Cezbeye tutulmuş bir şekilde Mekke’de,

Divane aşıklar gibi izliyorum Ka’be-yi ali’yi.

Firak

Karlar eridi, yaz geliyor Sultanım.

Ama ben bir firakın başlangıcındayım.

Seni sevdim diye mi bu firakım?

Bu firak benim çün alevli dikenler gibi.

Sen’den firak derunuma zordur, Rahşanım.

Mevlana’nın Şems-i Tebrizi’den firakı gibi.

Pek bir meşakkatli, pek bir çetrefilli aşkım.

Firakın alevleri kavurdu kanayan kalbimi.

Kavrulan derunum Sana muhtaç.

Firakımın kavurduğu dilim lal, nefsim mani.

Denizlerin suları kavuruyor içremi.

Ne itsem Sana olan susuzluğum geçmedi.

Rayihanı koklayınca tuzlar saçarlar kalbime.

Anlık bir ferahlama sonra bir nar bi’ş-şedidi.

Kavuruyor içten içe derunumu Kalbtacım.

Ne ide Ahmedi bu firak içresinde Dilşahım?

Milk-i Fani

Şu akl ile milk-i fanide girmişem dervişler dergahına,

Şu acziyet ile tefekkür kafi gelmez derunun aşkla ba’sına,

La ilahe ile hazfetmek vacibdür derundaki külli esnanı bana,

İllallah ile daim kılmak şarttur cesedime zikrullahı bundan sonra,

İstiğfar itse de dilim itmez derun dahi zerre dahi kürre,

Lakin sebat ile itmelü zikre devam ki nevmden uyana Allah diye,

Dervişler dergahında Hayy çeküp durur ummandan katreye,

Şu dergah ki dergah-ı Rasulullah’tır titreye her bir zerre,

Salat u selam ile murad ider Ahmedi kurbiyeti cihanda,

Cesed inşirah bula deyu Kur’an’ı hıfz eyler derunuyla,

Beşerden cana sirayet ider nur-i Kur’an dil ile vücuda,

Allah Allah deyu hayrete düşmüş Ahmedi şu serab-istanda,

Kalmışam sekrat-i aşk içresinde, yanarum kürreden zerreye,

Ne ide ki yekte fani ola Ahmedi umman-ı aşk içresinde,

Derman arar idim derdime ki bulamadım şu alemde,

Derman imiş rayiha-yı şeyhim şu alemde derdime.

Biz Vatan ve Milletiz

Vatan, millet özümüzde yanan yek ve tek ateştir.

Bu topraklar atalarımızın kanıyla temizlenmiştir.

Hainler ne vakittir milleti vatanından ayırabilmiştir?

Millet, her daim toprağını canıyla muhafaza edecektir.

Biz ki evlad-ı Ertuğrul, Fatih, Yavuz ve Abdülhamid’iz.

Biz ki evlad-ı Sultan Alparslan, Kürşad ve Selahaddin’iz.

Sen ki ataların kanıyla temizlenmiş toprağın bile kirisin.

Bugün sen ne bize kafa tutabilir ne de bizi yok edebilirsin.

Meydanları boş bırakmayacağız, vatanımızı da vermeyeceğiz.

Çünkü biz vatanımızı, milletimizi ve devletimizi aşkla severiz.

Ve onu, yurdumuzu ancak ve ancak Allah’a emanet ederiz.

Biz tüm farklılıklarımızla beraber bir bütünüz, tek bir milletiz.

Ve bütün ayrılıklarımızla birlikle sadece evlad-ı Türkiye’yiz.

Hasret-i Aşk

Ah! Sana olan hasretim midir derunumu yakıp kavuran?

Yoksa Sen’den ayrılışımın verdiği o derin hüzün müdür?

Sahi, nedir şu derunumdaki üşüme hissinin hakikatleri?

Senden ayrılış mı yoksa hasretinle büyüyen aşkım mı?

Adeta kalbim yırtılıyor, sadrım parçalanıyor, ya Rasulallah!

Sen’den ayrılmanın verdiği o acı dilimi susturdu dünyaya.

Ne diyeyim ne söyleyeyim dünyaya bundan sonrasında?

Bilmiyorum, bilemiyorum. Sensizlik adeta içreme işlemiş.

Dizinin dibine bir defa daha izin verir misin oturmama?

Ama o oturuş son oturuş olsun, ya Rahmete’l-li’l-alemin!

Dizinin dibinde ayaklarının ucunda güzel bir şeb-i arus.

Şeb-i arus ki alemler hayran olsun bu güzel düğünüme.

Bekliyorum ve bekleyeceğim aşkımla o güzel düğünümü.

Sosyal Medyada Yalan Haber

Sosyal medya ve internet bilindiği üzere her şahsa iletişimlerinde sürat ve kolaylık sağlamıştır. Facebook, twitter veya youtube’un yanı sıra haber siteleri de insanlara kolaylık sağlamıştır. Doğal afetlerde, iç veya dış muharebelerde, ülkemizdeki darbelerde olsun başka ülkelerde meydana gelen darbelerde olsun Facebook, Twitter veyahut haber sitelerinde muhtelif başlıklarla internet ve sosyal medya kolaylık sağlamaya devam ediyor. Eskiden çoğu haberi sitelerden hatta gazetelerden öğrenirken şuan çoğu haberi Facebook gibi sosyal ağlardan öğrenmekteyiz. Hatta ve hatta daha televizyon ve gazetelerde neşredilmeden evvel çoğu insan muhtelif sosyal ağlardan öğrenmektedir. Lakin bu hızlı ve kolay iletişim ağları yek sahih haberlerin değil yalan haberlerinde zuhur kaynağı haline geldi ve gittikçe artıp kötüye gitmektedir. Kitleleri tesiri tahtine alan sosyal medya unsurları yüksek mevki sahibleri için her daim celb-i dikkat olmuştur. Kitleleri geniş çaplı olarak tesir tahtine alma ilk televizyonun keşfiyle beraber başlamış ve teknolojinin tarih içerisinde gelişmesiyle tesirini daha da artırmıştır. Şuan ise her ne denli sosyal medyada neşredilen yalan haberler masum görünse de gelişmiş teknolojiyle beraber çok geniş bir tesir tahtine alınan toplumda sık sık sosyal medya unsurları sebebiyle karışıklık teşekkül etmektedir. Kitleleri tesiri tahtine alan sosyal medyanın toplum fevkindeki tesirlerine dair araştırmalar ise on dokuzuncu yüzyıl sonlarında başlamıştır.[1] Başka bir deyişle bu tesir, kuvvetli bir şekilde mahdud da olsa sosyal medyanın ferdler ve toplum fevkindeki tesiri az da değildir. Bu sebeble, sosyal medyanın teşekkül ettirdiği haberler muhteva cihetinden ehemmiyet arz etmektedir. Bu noktada da sosyal medyanın müteşekkili olan haberlerde nazaran riayet edilmesi vâcib olan köksel esasların evvelinde, doğru haberin verilmesi zuhur etmektedir. Zirâ haberin yalan olarak yani, hakikate zıd olarak neşredilmesi hem ferdi olarak hem de cemi olarak ekseriyetle birçok mağduriyeti zuhur ettirir. Keza, ahval-i zakir efradın şahsi haklarını bir zelzeleye duçar ederek maneviyat cihetinden elem ve kedere, hatta ve hatta bazen intihara meyil yahut intihar vakalarını zuhur ettirmektedir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadis-i şerifinde: “Bir kimse, bir müminde olmayan bir şeyi ona isnat ederse(iftira ederse),  yaptığı iftiranın cezasını çekmeden Allahu Teâlâ onu koyduğu Cehennemden çıkarmaz.[2]buyurmuştur.

Aslen ilk Türkçe gazetenin çıkışını dahi, yalan haberler sebebiyledir. Keza, 1789 Fransız İhtilali ile beraber Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde İhtilal’in eşitlik, özgürlük gibi fikirlerini yaymak talebi ile ilk olarak Fransız büyükelçiliğiyle beraber Osmanlı topraklarında başlamıştır.[3] Buna izafeten de Osmanlı topraklarında muhtelif gazeteler zuhur etmiştir. İlk gazetelerin zuhuruyla beraber de yalan haberlerde zuhur etmeye başlamıştır. Misalen: “1825 Mora isyanının başlaması ile birlikte Mora’da öldürülen Müslüman ahalinin otuz bin olduğu şeklinde haber ile halk galeyana gelmiş, bu haberlerin yalan olduğu kal edilse de çok da müteessir olmamıştır.”[4] Hatta bununla birlikte II. Mahmud takvim-i vekayi gazetesini huruç ettirmiştir. Hatta ve hatta Osmanlı hukukunda yalan haberler için “Basıma kâğıt talik ve neşriyle, yani, afiş ve yayın yoluyla başkalarına asılsız suçlamada bulunma fiili yasaklanmıştır.” ve “Bir gazeteci taammüden ve bir suiniyetle mebni kasden havadisi kazibe veyahut evrak ve senedatı musannaa tabeder veya bu makule havadis ve evrakı diğer bir gazeteden naklen derceyler ise, bir aydan bir seneye kadar hapis veyahut on altıdan elli altıya kadar cezayı nakdi ahzile mücazat edilir.”[5] şeklinde kanun maddeleri de bulunuyordu. Bu kanun maddeleriyle yalan haber tarihte ilk kez suç olarak nitelendirilmiştir. Bu kanun teşekkülünün zuhur sebebi de yalan haberin neşredilmesiyle toplum düzeninin bozulması, yalan haberin toplumu telaş ve heyecana duçar etmesi olarak belirtilmiş ve kasdi bir suç olarak görülmüştür.

İslâm’da ise iftira mevzuu, fevkinde ali bir şekilde vakfedilen bir mevzuu olmaktadır. İftira nihai derece ğayri hüsni ve tahribedici bir vakadır. İftiranın faili için olsun yahut iftiranın mefulü için olsun ali bir şekilde ğayri ahlaki bir haldir ki iftira neticesinde insanlar beynindeki muhabbet ribatı incelmesine; dayanışma kuvvetinin ortadan kalkmasına ve insanların birbirlerine suizan içerisinde olmalarına sebep olmaktadır. Bu suizan toplumsal hayatı felç içerisine sokmakta ve fertler fevkinde tahrib edici bir tesir bırakmaktadır. İftiranın yaygınlaşmasıyla beraber adalet azaldığı anlaşılmaktadır. Çünkü adaletin tesirini kaybettiği zamanlarda iftira gibi suihasletler zuhur etmeye başlamaktadır. İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Es-Serhindi kuddise sirruh hazretleri ise bu mevzuda yalan söylemenin ve iftira etmenin haram olduğunu ve sakınmanın lüzumlu olduğunu söylemiştir. İftira eden kimsenin hali ise, pek çetindir. Yalan isnadda bulunan kimse bu isnadıyla amacına hiçbir şekilde ulaşamaz ve nihayetinde dünyevî ve uhrevî cihetten nefsine zalim olmuştur. Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “İftira eden kimse zarara uğramıştır.[6] buyurmuştur.

Allahu teala bizleri yalan isnadda bulunmaktan ve yalan isnada uğramaktan muhafaza buyursun. İnşaAllahu teala!

[1]http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-118-1476 (ind.:02.11.2016)Ahmed Ufuk Özçiçek

[2]https://sorularlaislamiyet.com (ind.:02.11.2016)Ahmed El-Ufuki

[3] http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-118-1476 (ind.:02.11.2016) Ahmed Ufuk Özçiçek

[4] http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-118-1476 (ind.:02.11.2016) Ahmed Ufuk Özçiçek

[5] http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-118-1476 (ind.:02.11.2016) Ahmed Ufuk Özçiçek

[6] http://www.nurnet.org/iftira-nedir-iftira-eden-ve-iftiraya-ugrayanin-dinimizdeki-yeri-nasildir/ (ind.:02.11.2016) Ahmed Ufuk Özçiçek

Bu gidiş nereye?

Sergah Dergi’den…

Bismillahilhakimilkerim ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve barik ve sellim.
Es-selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu, kardeşlerim!

Ne acıdır değil mi, can kardeşlerim? “İnsan” dediğimiz üç beş damla necis sudan yaratılmış bir varlıksın Allahu teala için eğilmezsin anne-baban için bayram diye, “Anne-babama saygım var.” diye eğilir elini öpersin. Bu nasıl bir saygıdır ki anne-babana gösterirsin lakin yoktur seni yaratıp yedirip içiren Rabb’ine. Şu acuz gönlüm der ki: “İşte gel, gör! Bu açık, apaçık, berrak bir şirktir.” Bilmem doğru mudur? Allahu teala’ya ibadet etmezsin amma anne-babana eğilip saygı gösterirsin. Ya Rabb bunu kavrayamaz şu aciz gönlüm. Her türlü, envai çeşit hıyaneti edersin sonra gelip “Bana saygı göstereceksiniz babında kavga edersin.” Elini kaldırıp el öpme beklersin. Bu apaçık, saf bir kibir değil midir? Şu aciz gönlüm der ki: “Ey aciz kul görme hata edenleri, etme hata edenlere! Bil ki onlar bilmezler. Bilselerdi yapmazlardı ki yapanlar biliyor olsalar bile bir gören vardır görenlerin üzerinde, bir bilen vardır bilenlerin üzerinde. Nasıl ki kaderin üstünde bir kader vardır. Her işin içinde de bir hikmet vardır. Sen uyar ve bırak! Zira ins u cinnin kalplerini evirip çeviren yalnız Allahu Teala’dır. Sen ne kadar istesen de Allahu teala emretmedikçe Ebu Cehillerde, Ebu Leheblerde dönmeyecek din-i mübin-i İslam’a. Üzülme, Allahu teala bizimle beraberdir.” Amma ne ide şu aciz bir türlü vazgeçemez, bir türlü el etek çekemez. Onlar kaçsa Yunus gider. Onlar sövse Yunus sever. Onlar inkar etse Yunus yeniden anlatır doğruyu. Herkes “Deli” der Yunus’a. Yunus “Selam!”der, gider yoluna. Zira Hayy’dan gelimişiz Hu’ya gideriz. Her kim aslını inkar etse de girecek şu düğün evine. Her kim aslını yalanlasa da varacak Hakk’a ya “Allah” deyu yahut inkar ile. “O gün bazı yüzler aydınlıktır ve Rabblerine yönelmişlerdir bazı yüzlerde vardır ki günahlarından dolayı yüzleri kapkara olmuş başlarını aşağı eymişlerdir.” Muhakkak Allahu Teala’nın vaadi gerçektir. Her kim inkar etse de bu değişmeyecek, eğrilip bükülmeyecektir.
Hani Ömer radıyallahu anh ağlamıştı. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ömer radıyallahu anh’a hangi sebeple ağladığını sormuştu. Ömer radıyallahu anh’da Sultan-ı Avalim sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e demişti ki: “Kisrâ ve Kayser’in saltanat ve ihtişamına karşılık sizin tercih ettiğiniz şu hayata ağladım. Halbuki siz, Allah’ın elçisisiniz.” Şemsü’r-Rahman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu soruya karşılık buyurdu ki: “Sen, dünyanın onlara; âhiretin ise bize ait olmasını istemez misin? buyurdu. Başka bir hadis-i şeriflerinde ise “Dünya Mü’minin zindanı, kafirin cennetidir.” buyurmaktadır Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Bu kadar kelam açık ve net bir şekilde nakledilirken müminlerin “Küçük dağları ben yarattım.” edasıyla yürümeleri ne kadar büyük bir cahiliye devrinde yaşadığımızı berrak bir şekilde göstermektedir. Yoksa ki bilmezler mi şeytan Allahu Teala’nın huzurundan nasıl recmedildi. Bir de şu müminlerin küffarı taklid u takrir etmeleri şu acizu derinden üzmektedir. Hangi sebeple “Allahu Teala’nın ipine sıkıca sarılın!” diyen sultanlar sultanı, enbiyalar serveri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i dinlemeyip ondan yüz çevirip küffara bağlanır, onları taklid u takrir eder gençliğimiz? Maide sure-i hakimi 51. ayet-i kerimede buyruluyor ki: “Onlarla dost olan onlardandır.” Küffara benzemek dahi yasaklanmıştır. Hadis-i hakim şu şekildedir: “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.” Bırakın küffarla dost olmayı onlara benzemek dahi yasaklandığı halde nedir şu halimiz?
Şimdi beylerin arasında yaygınlaşmış olduğu bilinen bileklik takma adeti de nedir öyle? Halbuki bileklik takma beylere yasaklanmıştır. Bileklik takmak hanımların takı takma adetlerindendir. Hanımlara benzemek ise din-i mübin-i İslam hükümlerince kesinlikle yasaktır. Eğer çok benzemek istiyorsanız Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uyun ki Allahu teala’da sizi affetsin! Zira Allahu Teala: “Kim Rasule itaat ederse bana itaat etmiştir.” ve “(Rasulüm), de ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın! Allah çokça bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” buyurmaktadır.
Ey gençler, durdurun nefislerinizin şu bitmek bilmeyen isteklerini ve çevirin yönünüzü arkanızı döndüğünüz Allah’ın ipine ki Allahu teala sizi sevip bağışlasın! Günahlarınız ve yüz çevirip arkanızı dönmeniz sebebiyle yaptığınız hatalarınıza merhamet etsin! Muhakkak ki Allahu teala kullarını sever. Kullarını rızıklandırır. Kullarına her durumda yardım eder. Tutunun Allah’ın ipine sıkı sıkıya! Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olun ve ersin artık gönülleriniz huzur-i ilahiye! Eğer taklid u takrir edilecek bir insan varsa o kimse de Rahmeten Li’l-alemin sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den gayrı kim olabilir? Hiç kimse Canan-ı Cenanan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yerini dolduramaz veya O’nun yerini tutamaz yahut O’nun yerine geçemez. Hiç kimse adına ayetler inmiş, adına şiirler nakşedilmiş, adına kasideler dürülmüş; Sultan-ı Selatin, İmamü’l-Harameyn, İmamü’l-Müttakin, İmamü’l-Arifin sallallahu aleyhi ve sellem Efendim değildir ve O’nun gibi olamaz. Ve’s-selam…