Öyle Bir Kardeşlik ki Batından Bâtına, Bâtından Batına

 

Kardeş, karındaş kelimesinden gelmektedir. Aynı karından aynı batından olmak manasındadır. Lakin kardeşlik yek aynı batından olmak ile olunmaz. Batından kasıt
madden karın manasına gelse de manen batın ya’ni kalbi nitelemektedir. Şu dünyada
maddi kardeşlik dem sebili ile olur. Manevi kardeşlikler ise derundan deruna akseden bir sirayet iledir.

Nasıl ki dışarıda yürürken hiç tanımadığınız bir insana bir anda kalbiniz yakınlık,
sıcaklık hisseder. Bu iş de keza böyledir. Zira “إنّما المؤمنون إخوة” buyrulduğu üzere her
mü’min kardeşlik bağları ile bağlı ve muhabbetle çevrelidir. Mü’min kardeşler yalan
söylemezler, aldatmazlar, bi’l-mukabele nasır, habib u mahbubdurlar. Lakin bu
kardeşlik yeklik demektir. Kesretten müteşekkil vahdet ki halık-ı vahdetin dünyanın
ıslahı çün halk ettiği. Mecid aşk u vecd ile Allah’da, Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem’de bir yeklik. Mü’minler meiyyet üzere kardeştirler. Bu rivayetten anlaşılmasın ki
aldatanlarla da kardeşiz. Zira Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Bizi
aldatan bizden değildir.” buyurmaktadır. Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem “Bizden
değildir.” diyorsa hiçbir şekilde muazzam bir kesinlik üzere aldatanlar içremizden
değildir. Bir mevzuya daha değinmek isterim ki daha önce de bahsettiğim gibi
Mü’minler kesretten müteşekkil bir vahdettir. Biz hangi ırktan olursak olalım, hangi
millette doğarsak doğalım yek ve tek bir vücud şeklindeyiz. Selahaddin Eyyübi
rahimehullah’da bizim. Abdülhamid Han rahimehullah’da, Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabi
rahimehullah hazretleri de bizim. Bir ümmet havuzunda yaşıyoruz. Kimse kimseden
üstün değildir. İster siyahi olsun isterse beyaz, üstünlük ancak takva iledir. İdafeten bir
mühim bahsimizde Suriyeli kardeşlerimizdir. Bir zamanlar Suriye’de insanların
düştüğü o derunları donduran hataya düşüyoruz. Kendi ülkelerinde yaşayamayıp
Allahu teala çün, evladlarını Allahu teala sebilinde muhafaza etmek ve yetiştirmek çün
evlerini, mallarını bırakıp hicret ettiklerinde, sığındıklarında Suriyeli kardeşlerimiz nasır olmadı. Ensar gibi davranmadı. Zulmetti, kovdu ve onları zillete attı. Allahu teala’nın imtihanı ki Suriye herc ü merc olup yaşanılamaz bir ahvale geldi. Büyük bir imtihanı zayiatla geçirdi. Şimdi biz de aynı vaziyet u ahvaldeyiz. Suriyeli kardeşlerimiz Allah çün bize sığındılar. Hicret ettiler. Muhacir oldular. Bu vakte kadar “Osmanlı torunuyuz” diye gurur duyduk. Her mekanda bunu zikredip gösterdik. Osmanlılılar, atalarımız kendilerine sığınan bir kafir dahi olsa ensar olup onları muhafaza eylemiş ve her nev’i yardımda bulunmuşlardı. Sıra bizde. Şimdi bu güzel ümmet havuzunda “Ensar” olma vakti bizde. Osmanlı torunları olarak “Muhacirleri” muhafaza etme sırası bizde. Biz köklü bir milletiz. Her daim insanlara yardım etmiş ve şehirleri imar etmiş bulunuyoruz. Zamanlar değişti, mekanlar değişti, devletler değişti, isimler değişti. Ama kanımız aynı kan, derunumuz aynı derun, fikrimiz aynı fikir. Biz Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem’in kardeşleriyiz. Biz Ashab’ın imrendiği kimseleriz. Biz Selahaddin Eyyubi ve Abdülhamid’iz. Biz Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabi’yiz. Yolumuz hikmetler yolu Allahu teala’ya ulaşan. Engelimiz çok olsa dahi düşmanlarımız güçlü olsa dahi bin bir kez yere kapaklansak da vazgeçmek yok. Yola devam. Şu bin bir hikmet üzere halk edilen kesretin kardeşlik üzere vahdet olan ümmet havuzunda biz hep birlikte kâfiri yarıp geçen bir Zülfikarıyız Allah u Rasul’ün.

Sergah Dergi Kardeşlik sayısından… 

Çocuk ve Anka

Bir şehir var şu gönlümde,

Küçük, tatlı bir liman ve sandal,

Dalgaların kenarında bir çocuk,

Mazinin derinlerinden de bir müzik.

Dalgaların sesleri mıknatıs gibi…

Çekiyor onu sonsuzluklar sahiline.

Dayanamıyor ve atlıyor sandala.

Şu küçük ve tatlı limandan

Kürek kürek açılıyor ummana.

Ama ne bilsin çocuk kaybolacağını,

Derin suların onu yutacağını?

Tam sulara gömülmenin eşiğinde…

Karşısında, ummanın tam ortasında,

Bembeyaz bir “Anka kuşu” duruyor.

Suların üzerinde sakin bir halde,

İzliyor çocuğu sessiz bir şekilde.

Çocuk telaş için düşünmekte:

“Ne oluyor?” ve bir haykırış kopuyor:

“Niçin bana yardım etmiyorsun.”

“Neden sakinsin, niye sessizsin?”

Ama hiçbir cevap alamıyor tabii ki.

Son radde, son çırpınış geldi, çattı.

Çocuk batıyor ummanın derinlerine.

Ne ses var, ne sâdâ var gönlünde.

İşte o an bir şey ilişiyor gözüne.

Anka’nın uçtuğunu görüyor bir anda.

“Ne olur beni bırakma burada!” diyor,

Gözlerinin feri yitip giderken.

Hayal meyal son kez görüyor onu.

Anka havada kanatlarını çırpıyor.

Artık çırpınışı bırakıp teslim oluyor çocuk,

Umman onu bağrına sürüklerken.

O anda Anka şiddetle çarpıyor,

Kanatlarını ummanın üzerinde.

Ve yarılıyor umman ortadan ikiye.

Hızla aşağı uçup yakalıyor çocuğu.

Sonra uçtukça uçuyor yukarı doğru.

Yükseldikçe yükseliyor semaya.

Öylesine hızlı bir şekilde çıkıyor ki,

Adeta alemler yırtılıyor sesiyle,

Kaf dağındaki yuvasına kadar.

İçre Yâre

Nuriyye sebilinde yürürüm yane yane.
Ne meczubdur şu acuz ne deli ne divane.

Aşiyan u aşikar, buldu acuz vuslat aşıka.
Ne bibaht ki acuz bulamadı vuslat aşka.

Duçar kalmış, dil kaynar taşar, içre yare.
Essem önümde dağlar yükselir mevce ile.

Koşsam doru gibi rast gelirim bir avcıya.
Bahtım kara benim, ceylan da olsam Yar’a.

Yarım zikir, yarım fikir olur mu ki dil hale?
Ey acuz, mübin ki yarım şükr ne ola gönle?

Yanıp kavrulmak kolay mı sanırsın Canan’a.
Sebat ile devam elzemdir ezkara cenanda.

Ne gelirse sükut vardır bundan gayrı bize.
Her sükuta tefekkür galip olmalı dilnesilde!

Ola dil beytü’l-hikem bi-iznillah sonunda!
Ol Afitab-ı Nuriyye’ye ram ki olasın canında!

Ne Biliriz Ki?

Biz bir hiçiz zübde-i dünyada.

Ne biz bizi biliriz ne de dünyayı.

Biz bir hiçiz zerre-i kainatta.

Ne biz hiçi biliriz ne de kainatı.

 

Biz bir vahdeti biliriz şu kesrette.

Ne biz kesrete arifiz ne de vahdete.

Biz bir kesreti zannederiz şu vahdette.

Ne biz zanna arifiz ne de arife.

Işktan İçre

Esrar-ı sebilde tutulmuşam ba-hayret aşka.

Işk eylemek çün vacibdür gitmek şehr-i aşka.

Şehr-i aşkta eyler şahlar zikrullah-ı a’la.

Ne ide Ahmedi acziyet içresinde duçar hala.

 

Bahr-ı enginde ıssız ve sıcak bir ceziredeyim.

Ne pişsem farkındayım ne yansam ne erisem.

Ham kalmışam hayatta keşf u irfana, biçareyem.

Ne ilmime amilim ne de fakr u acize bir hadim.

 

Diyar-ı ışktan göçmüşem, bir yaralı bülbül gibi.

Hasret u hicran içresinde kalmışam divane gibi.

Bana mecnun derler ışktan içreyem Kays gibi.

Leyla’dan içre bir ben, benden içre bir Leyla gibi.

Ateş

Bir şeyh ki yolda yürüyüşü ateş.
Hem cismi hem bülbülü ateş.
Hiç yakar mı ehl-i Hakk’ı ateş?
Hem sünbül hem güldili ateş.
Bir nazarı var ki yakar bir ateş.
Hem cesed hem derun ateş.

Bir şah ki kavl u kelamı ateş.
Hem yarı hem servası ateş.
Hiç yakar mı ehl-i aşkı ateş?
Hem dilşah hem nurçeşmi ateş.
Bir nazarı var ki yakar bin ateş.
Hem Ahmedi hem kalbüd ateş.

Bir abd ki ulum u a’mali ateş.
Hem lem’i hem alemi ateş.
Hiç yakar mı ehl-i rahmi ateş?
Hem ehli hem dilnesli ateş.
Bir nazarı var yakar bin bir ateş.
Hem cenan hem canan ateş.

(Muhammed Es’ad Erbili kaddesallahu sirrahu’l-aziz hazretlerine…)

Saba Rüzgarı

Bir saba rüzgarı gibi esti İslambol’a.
Eyyüb el-Ensari gibi oldu şerif orada.
Ne güzel asker ne güzel bir komutan,
Fethetti İslambol’u şeyhinin duasıyla.

Ne azab ne de katliam günüydü o gün.
Şanlı orduya, şanlı şaha bayram bugün.
Rahmet gökten yağan yağmurdu nâsa.
Müşerref bir medeniyet İslam etti dün.

İlm u irfanı yaydı İslambol’dan dünyaya.
Devlet-i ali Osmani hikmetle oldu cihanda.
Hem âlim, âmil, hâdim hem pür-irfan o.
Ne vakit derunu titretmedi ki ikramıyla?

Ya Rabbi it evlad-ı İslam’ı çeşm-i cihan!
Ola ibadın pür-ba-hikme ba-sebil-i irfan!
Ne ola ki ola def’aten İslam cihannüma!
Kıl ya Rabb Ahmedî’yi hadim bu yoldan!

İblis Dahi Korkar Onlardan

Ne bir haber var erlerden ne bir söylenti.

Kimi ana kucağından kimisi baba ocağından.

Ne bir haber gelir erlerden ne bir söylenti.

Kimi medreseden gelmiş kimisi dergahından.

 

Ne çok büyük yaşları ne ortancadır bazısı.

Kimi mektebden çıkıvermiş kimisi otlaktan.

Hep küçüktür yaşları ne ilmi var ne irfanı.

Bildikleri yek şey şehadet, vatan yolundan.

 

Sebilillahta gitmektir hepsinin şiar u gayesi.

Hep birlikte bir yürüyüşleri var ki aslandan.

Kimi sekiz yaşında kimisi daha dokuzunda ki

Bir gidişleri var iblis dahi korkar onlardan.

Çeşm-i Kainat

1400 sene evvel başladı bizim hikayemiz.
Acılar sarmıştı zayıfları gelmenden evvel.
Cehalet ve zulüm hükm sürdü uzun süre.
Haklılar zayıflar olunca ezildiler karanlıkta.
Şeyâtîn kol gezer oldu âlemin her yanında.
Ya kalbler taş kesildi emrine karşı dünyada,
Yahut dimağlar esir oldu taşlaşmış kalblere.
Lakin taşlar kulûb oldu ve korudu fillerden.
Gelmenden evvel ilham oldu dil-i Amine’ye,
İsmin ki o an kazındı içresinden derûnuna.
Öyle bir vakit geldi ki güneş doğdu kainatta.
Titredi yer ve gökler, gelişinin heyecanıyla.
Şeytan öfkeyle haykırdı gelişinle dünyada.
Süreyya yıldızı şerefle doldu nur-i â’lânla.
Sen doğdun ateşperestlerin ateşi sönüverdi,
Sen doğdun iremin sütunları harâb oluverdi.
Sen doğdun putlar aşağıların aşağısına indi.
Sen ki Sultanü’l-âlemin u Rasulsün kainatta.
Taş dile geldi, heyecan içresinde selam verdi.
Ağaç ayaklandı, aşk içresinde Sana geliverdi.
Esedullah Hamza radıyallahu anh da ışk eyledi.
Sana ki kavuştu Uhud’da şehid olarak Allah’a.
Nasıl da hüzün eylemiştin, yanmıştı yüreğin.
Nasıl da yanmıştı derûnun ta içreden içreye?
Sen ki Hamza’nın kâtiline dahi rahmet ittin.
Sen ki kaç mü’min canı alan Halid’i affettin.
Sen ki Hamza’nın yüreğini yiyeni affeyledin.
Eyle bizleri de af şu âlemde amellerimizden!
Himmetine muhtâcız dâim kainatta içreden.
Selamımız Sana, âl u ashabına şu âlemden.
Sen ki çeşm-i kainatsın dil u derûnumuzda.
Himmet eyle hayatta ümmetine dâima.
Ahmedî de diler himmetini Senden âlemde.
Eyle cemâlinle müşerref Ahmedî’yi âlemde!

Sergâh-ı Dergâh

Âlemi bürüdü meleklerin nûruyla kar.

Hayat içresindeki ölümü tattı dil, yâr!

Sergâh-ı dergâhta zikrullah-ı Şah var.

Şecere-i hayatan akıyor âb-ı hayatlar.

 

Allah Allah zikri celâl eyler, kalblere kâr.

Erlere dahi meşakkatlidir şu yol ki esrâr.

Erenler ermiş mûrâdlarına ba-nakş-ı envâr

Zevâtında eylerler dervişân nakş-ı ezkâr

 

Derviş olana var derdler, adeta seller akar.

Hakkı isteyene giydirirler yelek ki min-nâr.

Ola ki râm feridü’z-zamâna, ola cân mazhar.

Feridü’z-zamân ki âfitâb-ı Nuriyyedir, aşikâr.

 

Ahmedî mûrâd ider ba-iştiyâk ışkzârı ba-zâr

Müşâhedeye cehd eyler selâtînzârı ba-nazar

Kim râm olur Şah-ı Nuriyye’ye, olur mazhar.

Olur ser-cümle-i âlemde ehl-i Hakk’tan esrâr.